Kasım 22, 2009

Çeyrek Asrın Getirdiği.

doğduğum, gün ise;
öldüğüm, gece mi olacak?

Kasım 01, 2009

Kelime: Ses: Renk: Dil: Harmoni



duru:jüt:kulak
soğuk:sinir:nida
ses:gri:dans
kadife:vanilya:ten
sarı:anı:hareket
oyun:portakal:tuz
kök:el:vücut
zaman:gergin:giz
plastik:hücum:o
engerek:kabir:katil
vebal:süt:zevk

ben:sen:o

Eylül 23, 2009

Dar.



“ne kadar da hızlı oldu, herşeyin başındaydık sanmıştım halbuki.” dedi
geçen gece kulağıma eğilip-
nasıl da asil bir kibirle damlıyordu lav bacaklarımızdan-
ve zılgıt çekiyordu hiç durmadan, kirpiklerimize tırmanan gözyaşı.
uzun uzadıya anlattı:
kekeleyerek; ahlâktan bahsetti sonra:
“ahlâk, sevişirken gerektiği takdirde özür dileyebilmektir.
ahlâk, tuvalet kağıdını ayrım çizgilerinden koparmaktır;
vesikalık fotoğraflarında gülümsemektir. sakinliği erdem sayar.”
neden bahsettiği hakkında hiçbir fikrim yoktu; artık önemi de yoktu.

tuzakların hepsinin farkındayken: göz göregöre-
çizginin öte tarafına tekinsiz bir seyahat:
ünlem işaretlerimizi sırtımıza almıştık.

sonra birdenbire:

kanadı kırık martı sokuluverdi bacakaramıza- başını okşadık;
piyanodan sızan tek gamdan senfoni- burularak.
zembereği kurulmuş iki pilli bebektik o vakit.
ne vakit; esti ve duraksadık.
martı uçtu; burnumdan akan
oluk oluk kan.
her parmağım birer penis.

giz:
yıldızlı battaniyenin altına sokup başından aşağı kurşun döktürdüğüm-
kepçeden düşen kutsal emanet -henüz bana verilmemişken-, tek hamlede:
self destruction!
giz:
battaniyenin altında yıldızların kıvılcımıyla alev alan, cayır cayır yanan;
yüzünü göremedim: gören, cinnetlik.

bir avuç sıcak şarabı, ellerimle içirdim ona:
ağzını sildiğim kadife mendilde, kesif bir şeftali kokusu.

Ağustos 27, 2009

Nefes.



uzun vakit olmuş; nefesimi tutup suyun içine dalalı:
peşine takıldığım sarı balık beni o istiridyenin içine hapsedeliberi,
zamanın yakasına yapışmamıştım zaten-
hayır, hayır, hayır;
sakladıklarım, yaşatmadıklarım, ağırlık olmaması gerekenler,
kısa sürede ince hesaplarla henüz verilmeyenler değil-
gerçek olan birşeyden bahsediyorum sana:
zaman diyorum: acı diyorum: tutsak diyorum-
söylediğim herşey sarı balığın solungaçlarından içeri:
bilmediğim bir denizin, en soğuk akıntısında-
akıntıya kürek, dalgaya direnen küçücük kulaç:
buraya kdaar gelirken bunları hesap edememişim.
ne çıksa dudaklarımın arasından,
eriyip suya karışıyor: sarı balığın solungaçlarından.

suyun üzerinde bir yapboz bozulmuş:
her parçası ayrı ada, her parçası yeni dünya-
istiridyenin içinde, kendime sarılmış oturuken, zor sanırım
parçaları anlamak: tuttuğumu içeri çekip, bakmak, anlamak, duymak.

attığım son kulaç boşluğa asılı kaldı:
kolumu salladıkça, içinde şakır şukur, darmaduman vidalar.

az sonra anlayacaksın: neden delirdiğimi.
uykuyu öldürdüm, yeni dünya, küçük kulaçlar.

istiridyemin kapağını kapatıp, yukarı doğru, ışığa doğru
tek nefes:
sarı balığı takip ettim.

Ağustos 26, 2009

.Topraklarım



duvardan duvara camın bu tarafı; üç duvarı cam: dört duvar-
öte tarafta mavi duvar, mavi zemin, mavi dünya: duvardan duvara dev dünya.
biz içerideyiz, ve kimse yoksa bile dışarıda - herkes burada: herkesin yüzü,
her duvarda:
hayattan soluk, kendinden korkan, unutulan, umudunu alnına yazan-
kader dediğin de, nedir ki zaten gloria,
senden başkası bilemedikten sonra?-
bildiklerini duvara yazan insanlar tanıdım, unutmamak için: dört duvar parampraça,
dört duvar delik deşik: her taraf yüz, dört bir yan kan.
her dokunuş, bir çentik:
her sessizlik, bir sonraki.

kocaman bir camın ardından, olan bitene bakıyorum:
başımın üzerinde çatı; ayaklarımın altı masmavi; rüzgâr, yumuşacık girdap-
her dokunuşu yeni bir çentik: güneş mi, bir sonraki?

elimde asa, boynumda eprimiş pelerin, çevremde pır dünya:
kocaman camın öte tarafı: benim krallığım.
duvarlarına zamanı boyadığım, ahşap zeminli oda:

topraklarım.

Kırmızı.




fokur fokur çarşaf, gürül gürül tutku:
temas sonrası yükselen alev;
ağırdan inşa edilen tanışıklık-hatırlama-anımsama-keşif.
ateş söner, ortalık süt liman:
odada süzülen mayhoş koku, havada asılı kalan bir avuç nota-
geriye yastığın altından sarkan el kalır:
ölü serçe bacağı, ince tırnak, kadife dokunuş.
kırmızı renkli duvardan yansıyan parmak izleri-
dokunduğun her yerim:
liğme liğme.
elimi nerene atsam ak kor, nerene sürsem yüzümü, nerene konuverse dünya:
-nerede bakarsan bak: kalan onca şeyin tortusu-
nasıl geldik buraya, tutup çeken biz değilken?

ayır ayırbilirsen sarılmışken:
hangimiz kadın, hangimiz erkek?: cemal süreya'dan kısacık senfoni-
hangimiz düşmenin arifesinde, hangimiz kuyunun içinde?

bu oyunun, bir sonu varsa, orada şimdilik kimse yok.

süt liman çarşaf, darmadağın-
toplayacak kimsemiz yok.

Ağustos 24, 2009

Kök.




en dibe gömülmüş, ölüme bırakılmış tohumlarımı; ellerimle suladım:
canlansınlar, büyüsünler, boyumu geçsinler diye.
nadasa bırakılan topraklarım, kendine yakıştıramadığı onca şeyi;
ayrık otlarını, dikenleri
ve içini kemiren böcekleri, yılanları, göğe tükürdü.
üzerimize yağan yağmur, işte bundandır ki, bu denli şiddetli:
ama bu denli bereketli.

kollarımı açıp, çırılçıplak: sadece durdum.
kargalar gelip, kollarıma kondular:
her biri, gagasını gözlerime değdirdi, durdu-
kadifeye değen parmak uçları/ çiçeğini seven arı/ kanadını okşayan güvercin:
acıtmadan, yormadan, aralıksız.
biri, mideme dokunmaya yeltenecek oldu,
içindekilerden korktu: uçtu.

böcekler, yılanlar, kargalar, sinekler:
o kadar yavaş düşüyorlardı ki gökyüzünden:
ah eylemsizlik!
yere doğru süzülen kuş tüyü, savrulan dünya, yere çakılan zeplinler:
her şey tam da olması gerektiği gibi.

böcekler, yılanlara el verdi, kargalar sinekleri taşıdı:
etrafımda toplandılar.
ayaklarımdan doğru tutup, yukarıya doğru ağır ağır:
beni olduğum yerden alıp başka yere mıhladılar.

tohumları ikiye yarıp baş veren taze filizler,
bedenime güç veren kırağı, çivi gibi köklerim:

burada hiç kimse yok.